Emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2010 Pazartesi

Emekten Yana Mühendisler Ön Seçime Çağırıyor



Bizler büyük umutlar ile mühendis olmuş ve her geçen gün mühendislik
emeğinin niteliksizleştirildiğine tanık olan, mesleğimizi icra eden
mühendisleriz.


Bizler günler geceler boyu çalışıp maaşını dahi alamayan, hasta olma
hakkı olmayan, akıl almaz işleri akıl almaz zamanlarda yapan ama
hakkını arayacak yer bulamayan ücretli mühendisleriz.


Bizler yıllarca üniversitede okuduktan sonra asgari ücretle dahi iş bulamayan işsiz mühendisleriz.


Bizler aynı işi yaptığı halde erkek meslektaşından daha az ücret
alan ve kadınlığı her fırsatta bir kusurmuş gibi yüzüne vurulan kadın
mühendisleriz.


Bizler ünvanı, sertifikası olmayan, ihmal edilebilir çoğunluk diye görülen, genç mühendisleriz.


Bizler odalarında temsil olanağı bulamayan, çok olduğu halde yok sayılan ücretli, işsiz, kadın ve genç mühendisleriz.


Bizler kendi gerçekliğimizin hakkını verecek öz örgütümüzü
oluşturmak için, hakkımızı arayacağımız, sesimizi duyuracağımız ve
mesleğimizi savunacağımız emekten yana bir EMO için biraraya geldik.
Meslekten, üretimden ve farklılıklardan gelen gücümüzle temel
ilkelerinde anlaştığımız EMO'yu bu bakışla şekillendirmek üzere yola
çıktık. Sizleri de birlikte mücadeleye çağırıyoruz. Bu çağrı sizin de
düşündüğünüz ama bir türlü kalkışamadığınızı yapmak içindir. Biliyoruz
ki, sesimiz sesinizle yankılanmadıkça başarmak mümkün değil.


Ücretli, işsiz, kadın, genç ve kendi emeği ile geçinen mühendislerin yeri Emekten Yana Mühendisler'dir.


EMO İstanbul Şube'de Demokrat Mühendisler Yönetim Kurulu adaylarını
ön seçim ile belirleyecek. Emekten Yana Mühendisler bu talepleri
paylaşan bütün meslektaşlarımızı beraber hareket etmeye ve 7 Şubat
Pazar günü yapılacak EMO İstanbul Şube ön seçimlerinde Emekten Yana
Mühendis
lerin adaylarını desteklemeye çağırıyor.


Biz Kimiz?


İşsizliğin ve güvencesiz çalıştırmanın yaygınlaştığı, yasadışı
çalıştırma koşullarının dayatıldığı mühendis kitlesinin her geçen gün
gerek mesleki gerekse de ekonomik sorunları artmaktadır. Bu duruma
mühendislik meslek alanlarının siyasal iktidarlar tarafından sürekli
olarak çalışanlar aleyhine düzenlenmesi ve kamusal alanların tasfiye
edilmesi de eklenmektedir. Ayrıca mühendislerin çalışma alanlarındaki
örgütsüzlükleri ve sürekli sayılarının artması da bu tabloya eklenince
emekten yana, üyelerinin haklarını savunacak, üyelerinin sorunlarının
ülkenin sorunlarından ayrı olmadığından hareketle çalışmalarını
yürütecek bir EMO'ya ve TMMOB'ye ihtiyaç da artmaktadır. Halihazırdaki
Oda örgütlülüklerinin yapısı ve çalışma anlayışları bu konuda ciddi
eksiklikler içermektedir.


Bizler, EMO İstanbul Şube'den başlayarak EMO örgütlülüğü içerisinde,
Oda süreçlerine ortak ilkeler ve çalışma anlayışı çerçevesinde müdahil
olmak, meslektaş ve toplum ihtiyaçlarına uygun, üyelerinin haklarını
savunan, meslek alanlarına giren konularda toplumsal bakış açısı ile
çalışmalarını yürütecek bir EMO'yu oluşturabilmek için bir araya
geliyoruz.


Bizler mesleki demokratik kitle örgütü olarak Odaların emekçi
mühendislerin mesleki ve özlük sorunlarına sahip çıkan bir anlayış ile
şekillenmesini, Oda yapısının emekçi mühendisleri temel alacak şekilde
oluşturulmasını ve EMO yapısında demokratik bir değişim yaratılarak
mühendislerin öz örgütünün yeniden inşa edilmesi gerektiğini
savunuyoruz.


http://www.emekcimuhendisler.org/

2 Kasım 2009 Pazartesi

YÖK Üniversiteleri Sermayenin Doğrudan Denetimine Sokacak Bir Kurul Tanımlıyor!

Yükseköğretim Kurulu (YÖK) eğitimin piyasalaştırılması ve üniversitelerin sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmesi çabasında bir adım daha atmanın hazırlığı içindedir. YÖK’ün hazırladığı “Yükseköğretim Kurumlarında Danışma Kurulları Kurulması Hakkında Yönetmelik Taslağı”, Avrupa emperyalizminin eğitim alanındaki politikalarının ifadesi olan Bologna Süreci'nin gereklerinden biri olduğu gerekçesiyle, üniversitelerde danışma kurulları kurulmasını düzenliyor. Bu danışma kurullarında “üniversitenin fiziksel ve yapısal konuları, eğitim-öğretim ve araştırma program ve politikaları, üniversitenin gelişme stratejisi vb.” konularında “dış paydaş”ların da görüş, öneri ve desteklerinin alınması hedefleniyor.

Kurulun üniversite içi “paydaşlarını” bir yana bırakarak “dış paydaş”larına baktığımızda, aslında amaçlananın sermayenin ve düzenin siyaset kurumlarının yeniden biçimlendireceği bir üniversite modeli olduğu açıkça anlaşılıyor. Dış paydaşların arasında o ildeki Sanayi ve Ticaret Odası başkanları ya da temsilcileri, ilin Belediyesi veya Büyükşehir Belediyesi Başkanı veya temsilcisi yer almakta. YÖK’ün rektörlere neredeyse sınırsız yetki tanıyan tek adamcı üniversite işleyiş modelinde, üniversitenin kendi bileşenleri olan öğretim üyeleri, elemanları, öğrenciler ve üniversite çalışanlarının üniversitenin işleyişinde, idaresinde, akademik faaliyetlerinde söz hakkı yokken dış paydaşlara söz verilecek olması, taslağın amacının üniversitelerin demokratikleştirilmesi olarak açıklanamayacağının da en açık göstergesi. Amaç, üniversitelerin akademik özerkliği tamamen yitirerek piyasa güçlerinin eline geçmesi ve doğrudan sermaye için çalıştırılmasıdır. Bu yönetmelik taslağıyla sermaye, üniversite üzerinde yasal olarak belirleyici hale getirilmek istenmektedir.

Türkiye Bologna sürecine 2001 yılında dahil olduktan sonra, sermaye sözcülerinin yükseköğretimde dönüşüm öngören raporları (TÜSİAD Yükseköğretim Raporu 2008) doğrultusunda vakıf üniversiteleriyle başlayan eğitimin ticarileştirilmesi YÖK'ün yeni uygulamalarıyla devam ediyor. YÖK'ün bu politikalarının nedeni, dünyada eğitime bakışın kâr odaklı hale gelmesi ve hizmet alanlarının sınırsızca sömürülmesi isteğidir. YÖK, Şubat 2007'de yayımladığı “Türkiye Yükseköğretim Stratejisi” raporunda, emperyalizmin eğitimle ilgili DTÖ, UNESCO, AB aracılığıyla gerçekleştirilen dönüşümlerini, küreselleşme ve piyasa ekonomisine geçiş olarak yorumlarken eğitimi kişisel bir yatırım, insan ve bilgiyi de sermaye olarak gören bakış açısını savunmakta, ülkelerin rekabet gücünü buna bağlamaktadır. Nitekim taslağın birinci maddesinde, yönetmeliğin amacının “faaliyetler açısından yüksek ve sürdürülebilir kalitede hizmetlerin sağlanabilmesinde daha rasyonel ve verimli sonuçlara ulaşabilmek” olduğunu okuduğumuzda, üniversite eğitiminin doğrudan “ticari hizmet” kavramıyla bir tutulduğunu da açıkça görebilmekteyiz.

Araştırma görevlilerinin iş güvencesini ortadan kaldıran, 50/d'lilerin 33/a'ya geçişlerini engelleyen yönetmelik; mesleği yapabilme yetkisinin başka kurumlarca verilmesinin yolunu açan diplomalara unvan yazılmaması uygulaması ve benzeri adımlarda olduğu gibi bu taslak çalışması da sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda eğitim yapacak, “şirketleşen” üniversite modeline bizi bir adım daha yaklaştırıyor.

Yükseköğretim yalnızca akademisyenleri ve öğrencileri değil, tüm toplumu ilgilendiren bir konudur. Bizler +İVME Dergisi olarak sermayenin gereksinmediği bilginin üretilmediği, istihdam biçimlerinin sermayenin isteklerine uygun olarak değiştiği (50/d, esnek çalışma, taşeronlaştırma), bilimsel ilerlemeden ve kamu yararından çok kâr amacı güden yaklaşımın egemen olduğu, öğrencilerin de bu yaklaşım uyarınca halkın değerlerinden uzak, rekabetçi, kariyerist bireyler olarak yetiştirildiği bir yükseköğretim anlayışına karşıyız.

YÖK’ün bu yeni yönetmelik taslağında bizleri yakından ilgilendiren bir başka nokta daha var: Kurulmak istenen danışma kurullarının üyeleri arasında o ildeki TMMOB’ye bağlı meslek odalarının başkanları da bulunmaktadır. TMMOB’nin eğitim alanında bugüne kadar yaptığı tüm çalışmalarda eşit, parasız, bilimsel eğitim, özerk ve demokratik üniversite görüşü savunulmuştur; “üniversiteler üniversite bileşenlerinindir” denmiştir. Nitekim TMMOB 27 Ekim 2009 tarihinde yaptığı yazılı basın açıklamasıyla, YÖK yönetmelik taslağında tariflenen Danışma Kurullarının özerk-demokratik üniversite anlayışının çok uzağında olduğunu belirtmiş ve "hazırlanan yönetmeliğin bu şekilde yürürlüğe girmesi halinde Danışma Kurullarında yer almayacağını" duyurmuştur.

TMMOB bununla yetinmemeli, bilimden ve emekten yana olmanın gerektirdiği şekilde, üniversitelerde AB süreci kapsamında sermayenin doğrudan denetimine sokacak bu kurullara ve tüm altbaşlıklarıyla üniversitelerin şirketleştirilmesi sürecine karşı yürütülen mücadelede daha etkin bir biçimde yer almalıdır.

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
Artı İvme Dergisi

30 Ekim 2009 Cuma

YÖK Üniversiteleri Sermayenin Doğrudan Denetimine Sokacak Bir Kurul Tanımlıyor!

Yükseköğretim Kurulu (YÖK) eğitimin piyasalaştırılması ve üniversitelerin sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmesi çabasında bir adım daha atmanın hazırlığı içindedir. YÖK’ün hazırladığı “Yükseköğretim Kurumlarında Danışma Kurulları Kurulması Hakkında Yönetmelik Taslağı”, Avrupa emperyalizminin eğitim alanındaki politikalarının ifadesi olan Bologna Süreci'nin gereklerinden biri olduğu gerekçesiyle, üniversitelerde danışma kurulları kurulmasını düzenliyor. Bu danışma kurullarında “üniversitenin fiziksel ve yapısal konuları, eğitim-öğretim ve araştırma program ve politikaları, üniversitenin gelişme stratejisi vb.” konularında “dış paydaş”ların da görüş, öneri ve desteklerinin alınması hedefleniyor.

Kurulun üniversite içi “paydaşlarını” bir yana bırakarak “dış paydaş”larına baktığımızda, aslında amaçlananın sermayenin ve düzenin siyaset kurumlarının yeniden biçimlendireceği bir üniversite modeli olduğu açıkça anlaşılıyor. Dış paydaşların arasında o ildeki Sanayi ve Ticaret Odası başkanları ya da temsilcileri, ilin Belediyesi veya Büyükşehir Belediyesi Başkanı veya temsilcisi yer almakta. YÖK’ün rektörlere neredeyse sınırsız yetki tanıyan tek adamcı üniversite işleyiş modelinde, üniversitenin kendi bileşenleri olan öğretim üyeleri, elemanları, öğrenciler ve üniversite çalışanlarının üniversitenin işleyişinde, idaresinde, akademik faaliyetlerinde söz hakkı yokken dış paydaşlara söz verilecek olması, taslağın amacının üniversitelerin demokratikleştirilmesi olarak açıklanamayacağının da en açık göstergesi. Amaç, üniversitelerin akademik özerkliği tamamen yitirerek piyasa güçlerinin eline geçmesi ve doğrudan sermaye için çalıştırılmasıdır. Bu yönetmelik taslağıyla sermaye, üniversite üzerinde yasal olarak belirleyici hale getirilmek istenmektedir.

Türkiye Bologna sürecine 2001 yılında dahil olduktan sonra, sermaye sözcülerinin yükseköğretimde dönüşüm öngören raporları (TÜSİAD Yükseköğretim Raporu 2008) doğrultusunda vakıf üniversiteleriyle başlayan eğitimin ticarileştirilmesi YÖK'ün yeni uygulamalarıyla devam ediyor. YÖK'ün bu politikalarının nedeni, dünyada eğitime bakışın kâr odaklı hale gelmesi ve hizmet alanlarının sınırsızca sömürülmesi isteğidir. YÖK, Şubat 2007'de yayımladığı “Türkiye Yükseköğretim Stratejisi” raporunda, emperyalizmin eğitimle ilgili DTÖ, UNESCO, AB aracılığıyla gerçekleştirilen dönüşümlerini, küreselleşme ve piyasa ekonomisine geçiş olarak yorumlarken eğitimi kişisel bir yatırım, insan ve bilgiyi de sermaye olarak gören bakış açısını savunmakta, ülkelerin rekabet gücünü buna bağlamaktadır. Nitekim taslağın birinci maddesinde, yönetmeliğin amacının “faaliyetler açısından yüksek ve sürdürülebilir kalitede hizmetlerin sağlanabilmesinde daha rasyonel ve verimli sonuçlara ulaşabilmek” olduğunu okuduğumuzda, üniversite eğitiminin doğrudan “ticari hizmet” kavramıyla bir tutulduğunu da açıkça görebilmekteyiz.

Araştırma görevlilerinin iş güvencesini ortadan kaldıran, 50/d'lilerin 33/a'ya geçişlerini engelleyen yönetmelik; mesleği yapabilme yetkisinin başka kurumlarca verilmesinin yolunu açan diplomalara unvan yazılmaması uygulaması ve benzeri adımlarda olduğu gibi bu taslak çalışması da sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda eğitim yapacak, “şirketleşen” üniversite modeline bizi bir adım daha yaklaştırıyor.

Yükseköğretim yalnızca akademisyenleri ve öğrencileri değil, tüm toplumu ilgilendiren bir konudur. Bizler +İVME Dergisi sermayenin gereksinmediği bilginin üretilmediği, istihdam biçimlerinin sermayenin isteklerine uygun olarak değiştiği (50/d, esnek çalışma, taşeronlaştırma), bilimsel ilerlemeden ve kamu yararından çok kâr amacı güden yaklaşımın egemen olduğu, öğrencilerin de bu yaklaşım uyarınca halkın değerlerinden uzak, rekabetçi, kariyerist bireyler olarak yetiştirildiği bir yükseköğretim anlayışına karşıyız.

YÖK’ün bu yeni yönetmelik taslağında bizleri yakından ilgilendiren bir başka nokta daha var: Kurulmak istenen danışma kurullarının üyeleri arasında o ildeki TMMOB’ye bağlı meslek odalarının başkanları da bulunmaktadır. TMMOB’nin eğitim alanında bugüne kadar yaptığı tüm çalışmalarda eşit, parasız, bilimsel eğitim, özerk ve demokratik üniversite görüşü savunulmuştur; “üniversiteler üniversite bileşenlerinindir” denmiştir. Nitekim TMMOB 27 Ekim 2009 tarihinde yaptığı yazılı basın açıklamasıyla, YÖK yönetmelik taslağında tariflenen Danışma Kurullarının özerk-demokratik üniversite anlayışının çok uzağında olduğunu belirtmiş ve "hazırlanan yönetmeliğin bu şekilde yürürlüğe girmesi halinde Danışma Kurullarında yer almayacağını" duyurmuştur.

TMMOB bununla yetinmemeli, bilimden ve emekten yana olmanın gerektirdiği şekilde, üniversitelerde AB süreci kapsamında sermayenin doğrudan denetimine sokacak bu kurullara ve tüm altbaşlıklarıyla üniversitelerin şirketleştirilmesi sürecine karşı yürütülen mücadelede daha etkin bir biçimde yer almalıdır.

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
Artı İvme Dergisi

France Télécom’da Hiç Bu Kadar Az İntihar Olmamıştı(!) (*)

Fotoğraftaki Karikatür: Sizden çalışarak ölmenizi bekliyoruz, intihar ederek değil!

Geçtiğimiz Eylül ayının 28’inde France Télécom’da bir intihar yaşandı. Bu olayın Fransızlarda şok etkisi yaratması gerekirken, öyle olmadı. Bazı sosyalist çevreler dışında bu konu yeterince önemsenmedi. Her zaman olduğu gibi olaya “bireysel bir olay” olarak yaklaşılarak, konu kişinin psikolojik sorunlarına indirgendi. Kimi zaman da müdürlerin çalışanlara karşı “sertliği” ön plana çıkarıldı. İntihar eden çalışanın o akşam şirket doktoruyla görüşmesi ise farklı yönlere çekildi. Ancak bu yanıltıcı açıklamalar boşuna bir çabaydı çünkü sayılar yalan söylemedi ve bu olayın France Télécom'da bu yıl içerisinde yaşanan 12. intihar olduğunu herkese hatırlattı.

Bu kadar kişinin intihar etmesi elbette normal değildi, ters giden bir şeyler mutlaka vardı. Bu intiharı bireysel bir olay olarak yansıtma çabası sayılar karşısında teslim bayrağını çekmek zorunda kaldı ve yapılan araştırmalar oldukça çarpıcı bir noktayı ortaya çıkardı: Bu şirkette hiç bu kadar az intihar olmamıştı!

Şirket tarafından da onaylanan, geçen yılların istatistiklerine göz attığımızda; sayılar bize durumun gerçekten vahim olduğunu gösteriyor:

  • 2000: 28 intihar-çalışan kişi sayısı 130 000 (intihar oranı: 0,021%)

  • 2001: 23 intihar-çalışan kişi sayısı 122 000 (0,018)

  • 2002: 29 intihar-çalışan kişi sayısı 116 500 (0,024)

  • 2003: 22 intihar-çalışan kişi sayısı 116 000 (0,019)

  • 2004-2007: Bilinmeyen bir nedenle bu yıllar arasındaki veriler açıklanmamıştır.

  • 2008: 12 intihar-çalışan kişi sayısı 92 000 (intihar oranı: 0,013%)

  • 2009: 12 intihar

İntiharların yanında göze çarpan bir diğer nokta da yıllar boyunca azalan çalışan sayısı. Tam da bu azalmadan hareketle “Neden?” diye sorguluyor “Yeni Antikapitalist Parti” (NPA). Bizleri 13 yıllık bir kapitalist gelişim tarihi dersine tâbi tutarak.

1996 yılı bu büyük şirket için bir dönüm noktasıydı. Şirketin özelleştirilmesi ile ilgili ilk adımlar bu yılda atıldı. Şirkete ortak olacaklar, çalışan sayısının fazla olduğunu, bu sayının azaltılması, daha az çalışanla daha “verimli” çalışılması gerektiğini düşünüyorlardı.

Bunun için çok “işlevsel” bir çözüm yolu bulundu, değişik bir “zorla emekli etme” yöntemi uygulandı: “Contrat de Fin Carrière” (CFC - Kariyer Sonu Kontratı). Bu yönteme göre o sırada şirket bünyesinde bulunan 55 yaş ve üstü çalışanlar maaşlarının %85'ini kabul ederek emekliliklerine kadar şirkette kalabileceklerdi. Böylece çok tepki çekmeden, sayılardan da anlaşılacağı üzere yıllara yayılan bir “temizlik” yapıldı.

Sonra mı? Sonrası da çok şaşılacak türden değil. Temizlik bittikten sonra 2006'da bu uygulamaya son verildi. Artık daha modern çözümler üretilecekti. 38 yaşından büyük kadın ve 53 yaşından büyük erkek çalışanlara değişik şekilde “soğutma” yöntemleri uygulanacaktı. Şirketten soğuyanlar işten ayrılmak zorunda kalacaklardı. Öyle de oldu. Böylece çok “dinamik”, “verimli” çalışan bir France Télécom halkına “hizmet” etmeye başladı.

Yıllar boyunca devam eden intihar olayları bir iki “sert mizaçlı” yönetici sorununa indirgenemez. İnsanları kullanılabilecek bir makine olarak gören, sağlıklarını hiç sayan, onları sömürebildikleri kadar sömüren bu sistemdir asıl katil olan.

İntihar olaylarının France Télécom’da oran olarak azalması ise bizi yanıltmasın. Fransa'da işsizlik nedeniyle intihar edenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Böylece France Télécom kendi bünyesinde intihar etmeyen işsizler ordusundan sorumlu olmuyor.

Ne mutlu ki France Télécom’da intihar olayları azalıyor (!).

* Rue89.com’da atılan başlık.

Kaynaklar

Le Monde

Rue89.com

NPA (Yeni Antikapitalist Parti)

Derleme ve Çeviri: İvme Çeviri Grubu

28 Ekim 2009 Çarşamba

Açıklama No. 31 Yeni 19 Eylül'ler Yaratmak Gerekiyor

19 Eylül 1979'da devrimci demokrat mühendis ve mimarların öncülüğünde gerçekleşen bir günlük iş bırakma eylemi, üstünden geçen 30 yıla rağmen önemini yitirmedi. Geçen yıl +İVME Dergisi'nin çabalarıyla 29 yıl aradan sonra TMMOB'nin gündemine giren, TMMOB YK başkanının yıllardan sonra hakkında açıklama yapma gereği duyduğu bu büyük iş bırakma eylemi TMMOB'nin mücadelesine ışık tutmaya devam ediyor.

1970’li yılların sonu; ekonomik koşulların ağırlaştığı, ülkemiz ekonomisine uluslararası emperyalist tekeller adına IMF tarafından müdahale edildiği, yükselen devrimci mücadele ve toplumsal muhalefetin faşist saldırılar ve katliamlarla bastırılmaya çalışıldığı bir dönemdir. Bu koşullar altında mühendis ve mimarlar da yoksullaşmadan nasibini almakta, faşist zorbalıklara hedef olmaktadır.

Mayıs 1979'da yapılan TMMOB 24. Genel Kurulu'nda oluşturulan çalışma programı çerçevesinde hazırlanan güncel ekonomik-demokratik haklar konusundaki alt program; faşist saldırılar, baskılar, grevli toplu sözleşmeli sendikal haklar konularında yapılması düşünülen çalışmaları içeriyordu. Bu programdan hareketle 16 Haziran 1979 günü yapılan basın toplantısıyla TMMOB ve bağlı Odalar şu açıklamayı yapıyorlardı:

Yıllardır emekçi halkın çıkarları doğrultusunda bir mücadeleyi yılmadan sürdüren biz mühendis ve mimarların son ekonomik tedbirlerle(!) yaşam olanaklarımız, tüm emekçi kesimler gibi ortadan kaldırılmıştır. Güncel ekonomik-demokratik haklarımızın elde edilmesi yolunda insanca yaşayabilmek ve bu yolda mücadelemizi sürdürebilmek için haklarımızı elde edinceye dek, örgütlü kitlesel gücümüzü en etkin bir biçimde kullanmak kararlılığındayız.

24 Haziran 1979 günü toplanan danışma kurulu etkin ve yaygın bir mücadele kararı aldı ve ilk adım olarak 27 Haziran'da 18 ilde bir çalışma düzenlendi. Bu çalışmaya 134 işyerinden 7500'e yakın mühendis mimar katılarak sorunları ve çözümlerini görüşerek uygulamaya yönelik kararlar aldılar. DİSK, TÖB-DER, TÜM-DER, TÜTED örgütleriyle ortak çalışma kararı alınarak il toplantıları yapıldı. Bu toplantılardan sonra 19 Eylül 1979 tarihinde, sonrasında TMMOB yöneticilerinin yargılanmasına neden olacak olan, bir günlük iş bırakma eylemi gerçekleştirildi.

19 Eylül 1979, on binlerce mühendisin iş bıraktığı ve yüz bini aşkın işçi, memur, teknik elemanın desteklediği bir eylemdir.

19 Eylül 1979, 70'li yıllardan itibaren emekten halktan yana bir mücadele veren TMMOB'nin eylemlerinin doruğudur.

19 Eylül 1979, işsizliğin, pahalılığın arttığı, örgütlenmenin ve toplumsal muhalefetin önünü kesme amaçlı faşist saldırıların, kitle katliamlarının, baskıların yaşandığı 1970'li yılların Türkiye koşullarında, kendini emekçi halkın bir parçası gören mühendis mimarların iktidarı uyardığı tarihtir.

19 Eylül 1979, bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak yürütülen ekonomik-demokratik hak arama mücadelesinin bir örneğidir.

19 Eylül 1979, mühendis, mimar ve şehir plancıların kendi güçlerine güvenmeleri gerektiğini, hakların ancak kararlılık, örgütlülük ve mücadeleyle alınabileceğini gösteren bir direniştir.

19 Eylül 1979, TMMOB'yi meslek alanlarına sıkıştıran, yalnızca bir meslek odası olarak gören anlayışlara atılan tokatlardan biridir.

TMMOB'nin üyelerinin büyük çoğunluğunu oluşturan ücretli mühendis mimarların haklarının her geçen gün tırpanlandığı, işsiz mühendislerin sayısının gün geçtikçe arttığı günümüzde 19 Eylül'ü yeniden hatırlamak gerekiyor. Emek mücadelesine etkili, sonuç alıcı eylemliliklerle katılmayan bir TMMOB'nin oluştuğu günümüzde, bu gerilemede payı olanlara bir zamanlar TMMOB ve mücadele tarihini yeniden hatırlatmak gerekiyor. Bugün 19 Eylül'ü sadece hatırlamak değil, geleceği geçmişten aldığımız derslerle kendi ellerimizle kuracağımız günler için mücadele etmek, yeni 19 Eylül’ler yaratmak gerekiyor.

+İVME Dergisi olarak TMMOB’nin mücadele tarihini unutturmayacağımızı ve TMMOB’yi yeniden toplumsal mücadelenin etkili bir parçası yapma uğraşımızdan vazgeçmeyeceğimizi Teoman Öztürk'ün o dönemki sözleriyle bir kez daha söylüyoruz:

Şimdi görev, bu eylemi abartmadan ve küçümsemeden; örgütlülük düzeyimizi daha da geliştirmek, işyeri temsilciliklerini yaygınlaştırmak ve güçlendirmek, önümüzdeki mücadelelere en etkin bir biçimde katılmak olmalıdır. Önümüzde zor günler vardır. Sömürüye, baskıya, zulme karşı, emperyalizme ve faşizme karşı daha tutarlı ve etkili mücadeleler gündemdedir.

Grevli-toplu sözleşmeli sendikal hakları, güncel ekonomik-demokratik hakları alma mücadeleleri gündemdedir. Tüm hakların çalışanların ve örgütlerinin hem kendi içlerinde ve hem de birlikte verecekleri sürekli ve güçlü mücadelelerle alınacağı bir an bile unutulmamalı, bu yolda her gün bir öncekinden daha tutarlı, sağlıklı ve güçlü adımlar atılmalıdır.

Bu mücadelelerle gelecek günlerin aydınlık olacağından, tüm hakların alınacağından kimsenin kuşkusu olmamalıdır.”

YAŞASIN 19 EYLÜL DİRENİŞİMİZ...

SELAM 19 EYLÜL’Ü GERÇEKLEŞTİRENLERE...

SELAM GELECEK 19 EYLÜL'LERE...

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
+İVME Dergisi